16 Ekim 2010 Cumartesi





























Pakistan'daki köyden ve bir sokaktan...











































Sanırım Türkiye' ye dönüşümün yaklaşık 30. gününde Quetta'da bıraktığım seyahatime devam etme vakti geldi.

Öncelikle bir şeyi belirtmem gerek ki Pakistan yeşil pasaportlulardan vize istemiyor. Esasında şu günlerde ülke fazlasıyla karışık olduğu ve de bir çok tehlike ihtimali taşıdığı için Pakistan hükümeti vize başburularının birçoğunu geri çeviriyor; çünkü hükümet herhangi bir kaza ya da benzeri durumda sorumluluk almak istemiyor. Nitekim İran'da tanıştığım turistlerden Pakistan' a gitmek isteyenlerin hepsinin vize alma talebi reddedilmişti. Ancak yeşil pasaportun bana getirdiği tek şans ülkeye girebilmem değildi. Sınırdaki görevlilerin pasaportumun yapraklarını hızla çevirerek tüm açıklamalarıma rağmen "Vize? Vize?!!" diye yüzüme bakmaları ve bu bakışların cümlelerin bir şey ifade etmediği gibi ifadesiz kalmasıyla, kendimi pasaportum elimde Taftan sınırının göç bölümünde ( immigration office) en yetkili kişisinin karşısında buldum. İnanılmaz kibar olan bu genç adam ile uzun sohbetimiz, Quetta' da yaşayan ailesinin beni oraya varır varmaz karşılayacağı ve evlerinde ağırlayacağı kararıyla sonlandı. Bu teklife sıcak bakmamın bir çok sebebinin yanında Pakistan'da bulunmuş birçok insandan dinlediğim Pakistan'daki otellerin güvensizliğine dair hikayelerin (gece elektriklerin kesildiğine ve kapıların zorlandığına dair birbirini fazlaca andıran hikayeler) etkisi büyük. Bir de coğrafya değiştikçe eğer biraz iyi bir gözlemciyseniz sanki insanların mimiklerinin, araya sıkıştırılan kelimelerin ya da sadece bakışların bile, bu değişimle nasıl farklı anlamlara geldiğini kavrayabiliyor ve sizde algınızı değiştiriyorsunuz. Yani bu teklifi bana yapan ilk kişi sevgili arkadaşım Hayyam değildi ama yaklaşık 14 saatlik aksiliklerle dolu yolun ardından Quetta' da fazlasıyla geç kalmamıza rağmen usanmadan Beni bekleyen Hayyam'ın kuzeni Mustafa ile inanılmaz güzel gülüşlerle karşılandığım o büyük müstakil evin kapısından atmıştım adımımı. Sınırda geçirdiğim o gecenin aynı akşamı Hayyam, Taftan polis şefi ve birkaç başka kişiyle aslında misafir kadınlarla aynı sofrada yemek yemenin pek de uygun olmadığı bu kültürde oldukça geniş bir sohbete daldık. Türkiye' deki Kürt sonunudan Belluccistan bağımsızlık hareketine doğru uzanan sohbetimiz ve Quetta'ya varışıma değin geçen sürede gördüklerim , dinlediklerim, hissettiklerim sınırda sadece turistlere ayrılmış bir kayıt defterinde benden önce en son sınırı karayoluyla geçen kişinin yaklaşık 10 gün önce oluşunu açıklıyordu ama bunların beni ikna edemediğini de söylemeliyim. Kabaca buradaki sorunlardan bahsetmem gerekirse ilk olarak bu bölgenin Afganistan sınırına yakınlığının tehlike yaratmasıyla başlayabilirim. Taliban ve Afganistan'daki diğer bazı örgütler bu bölgede de gerginliklere sebep olabiliyor. İkinci olarak bir kolu da İran' da bulunan Bellucistan'ın ayrılıkçı hareketinin Pakistan ayağı olan Ayrılıkçı Bellucistan Kurtuluş Ordusu bölgede büyük sorun teşkil edebiliyor. Özellikle son dönemde hareket sadece Belluclardan oluşan bir bölge istedikleri için sadece yabancılara değil Pakistan'ın diğer beş (aralarına yeni katılan Gilgit eyaletiyle birlikte) eyaletinden gelen kişilere dahi şiddet uygulayabiliyormuş. Nitekim bu tipten haberlere oradaki gazetelede sıkça rastlamak mümkün ama bu gezetelerin güvenilirliği konusu benim bilgimin ötesinde. Bölgedeki yerel hareketler bu örgütle sınırlı da değil. Cundullah gibi Sunni İslamcı hareketler ve bu örgütlerin dışarıdan destek aldıklarına dair rivayetlere rağmen maddi sıkıntıları da silah zoruyla değerli eşyalarınızı onlara teslim etmenizle sonuçlanabiliyormuş. Bu türden bir olayı yaşayan birkaç kişi tanıdım bile. Bellucistan hakikaten de diğer eyaletlere kıyasla oldukça geri kalmış.70lerde başlayan ayrılıkçı hareketin bir sebebi de bu durum, yani hükümetin bu bölgeye yatırım yapmayışı. Zaten coğrafi olarak da altın madenleri ve iyi stratejik konumunun yanıda ağırlıklı çöllerle ve kurak dağlarla kaplı olmasıyla diğer bölgelere kıyasla biraz fakir Bellucistan. Örneğin Taftan-Quetta arasında Türkiye'deki köylerden bile daha küçük birkaç şehir haricinde, dümdüz yol boyu sadece boşluk görüyorsunuz iki taraflı. Bu arada ne içilir su var (uzun aralıklarla yapay gölgeliklerin altında toprağa gömülmüş içi içilirliği şüphe götüren su dolu toprak küpleri saymazsak) ne de yiyecek bulunabilecek bir yer. İnsansız (kontroller hariç tabii), hastanesiz uzun bir yol. İşte bu durum da farklı türden tehlikelere sebep olabilir gibi görünüyor. Ama yol boyunca hissettiğim heyecan anlatılmaz. Zaman zaman insanın midesinde garip bir burukluk duyması pek de kötü değil. Bir de bu yol boyunda durduğumuz şehirlerde dolmuşun camına gelen çocukarın sürmeli gözleri tüm anlattıklarımı unutturuyor. Aslında orası ne sadece çocukalrın gözleri ne de karnımdaki sancı galiba. Tamamen kendine özgü bir yer.

Quetta'da beni karşılayan güler yüzlü kadınlar dönersem orada başka bir hikaye başlıyor. Oldukça kalabalık olan bu evdeki günlerim Pakistan' da aile yaşamı ve Pakistan' ın daha önce hiç görmediğim kadar çok misafirperverliği ile tanışmamın ilk adımları oldu. Burada hemen bana bir takım şalvar-kamiis- dubarta diktiriyoruz ve sokakta bir Pakistanlı gibi görüldüğüm günler başlıyor. Quetta pazar yeri inanılmaz cezbedici, çok hareketli, çok renkli. Birçok küçük mağazanın yanında pazara daha çok tezgahlar hakim. Tezgahta satılan Pakistan ve Hindistan'da en çok görülebilecek yiyecek olan pakkoralar, takılar, elektronik eşyalar...Sağda önünde kazanları olan kumaş boyama dükkanı, hemen önünde mango, muz ve elmalarla dolu bir meyve tezgahı... Şalvar-kamiis giyen rengarenk kadınlar, ve daha çok sakallarındaki kına ya da başlarındaki renkli takke ile renklenen erkekler...Bu sokaklarda hiç yalnız kalamıyorum ama. Aileden biri muhakkak yanımda, işimiz bitince hemen eve dönüyoruz evdeki çocuklara ablalık yapıyourm, dedeyle Pakistan üzerine konuşuyoruz... Bu arada oradaki kadınlara ayak uydurup burnumu deldirip bir altın hızma da ben taktırıyorum. Bunlar bana hediye ediliyor daha doğrusu birçok diğer hediyenin yanında. Sürekli dillerinden düşmeyen "Sen bizim kız kardeşimizsin!" cümlesi dört gün boyunca karşılıklı sevgi içinde vücut buluyor. Ancak bu kadar iyilik karşısında eziliyorum ve bir yanım orada kalmak istese de nemli gözlerle ayrılıyorum oradan.
Aynı sıralar Karaçi' den İslamabad'a giden yerel bir uçak düşmüştü ve birçok insan ölmüştü. Yakınlarında da Pakistan'ın kuzey bölgesinden sel haberleri de gelmeya başlamıştı. Çok gitmek istediğim Peşawar sular içindeydi. Kulağımda tüm bu haberlerle Karaçi'ye doğru yola çıktım. Yolda yeni bir haber ulaştırılıyor bana Pakistanlı bir arkadaşım tarafından. Karaçi' nin de içinde bulunduğu Sindh eyalerinde iktidarda bulunan Mühacir Kavim Partisi' nin lideri Rıza Haydar öldürülüyor ve şehir çok karışıyor. Sindhi ve Puncabilerin arasındaki gerginliğin de körükleriği sokak olayları sonucunca içinde sivillerin olduğu birçok insan öldürüyor ki bir gün sonrasında haberlerde "Son 36 saat içinde 120 kişi öldürüldü! " haberini hatırlıyorum. Olay üzerine şehirde 3 gün süre ile okullar tatil edildi ve de şehre dışarıdan ulaşım kesilmişti. Akşam saatlerinde vardığım Karaçi' de kalmam pek mantıklı görünmeyince Haydarabad' da arkadaşım aracılığıyla bildiğim bir başka arkadaşın daveti üzerine, indiğim yerden Karaçi şehir dışına bir taksi tutup oradan yine şehirlerarası bir otobüs ile yaşlaşık üç saatte Haydarabad'a varıyorum gecenin bir yarısı. Şu meşur "Hindistan'a gidince yemekten havadan kesin bir kere yatağa düşersin!" varsayımı benin Pakistan' da buluyor. İlk iki gün, ishal ve halsizlik ile kendini gösteren bir rahatsızlık sebebiyle yataktan çıkmadan geçiyor. Sonrasında biraz etrafı gezmeye başlıyoruz aileyle birlikte. Bu bölgede yaşam sosyal anlamda daha rahat görünüyor. Arkadaşımın annesi iki okulun müdürlüğünü yapıyordu mesela. Sokakta insanlar ve kadınlar daha rahattı. Pakistan'da İran gibi örtünme zorunluluğu yok ama Bellucistan gibi bölgelerde insan kendisi başını örtmeyi tercih ediyor mesela. Haydarabad bu yönüyle de daha rahattı. Bir de bu bölgede kültür çok çeşitli, derin ve çok renkli. Bunu ilk olarak Sindh Üniversitesi'nin Sindholoji Bölümündeki kültür müzesini gezerken, tüm o takılara , aynalı rengarenk kıyafetlere bakarken ve müze bünyesindeki model köy evlerinin toprak duvarlarına yapıştırılmış sadece göz amaçlı küçük baklava şeklindeki aynacıkları gördüğümde anlıyorum. Sindh bölgesi insanları da bu güzel kültürlerini muhafaza etmekte ve sergilemekte başarılıydılar doğrusu. Haydarabad' daki İndus Nehri, mimarisiyle kendini hemen belli eden Hindu mahalleleri ve İngilizlerden kalma pek hoş yapıdaki evler de ilgi çekiciydi ama oradaki günlerim içinde beni en çok etkileyen gittiğimiz ( birlikte kaldığım aileden birkeç kişiyle birlikte) muz ve mango ağaçlarıyla sıvanmış köydü. Sanırım orada geçirdiğim birkaç saat tüm seyahatimin en güzel anlarıyla kaplı. Pakistan' da akraba evliliği hat saffada. En eğitimli aileler bile genelikle aile içi evliliğ tercih ediyor. Köylerde bunun yansıması 50 kişinin birden yaşadığı avlulu tek katlı evlerle kendini gösteriyor. Avlu kapısından girer girmez üzerleri cart pembeler, sarılar, turuncularla ve kulakları boyunları ve burunları binbir çeşit renkte altın rengi takılar veya iplerle donatılmış hiçbir rengin ifade edemeyeceği sıcaklıkta kalabalık gülüşler karşılıyor bizi. Pakistan' da her altı eyaletin kendi özgün kültürleri olduğu gibi yerel dilleri de var. Örneğin Puncab bölgesinde Puncabi konuşuluyor, Sindh' de de Sindhi. Benim Sindhi bilmediğim anlaşılınca biz de anlıyoruz ki elektriğin de iki gün önce geldiği o köyün insanlarının gördüğü ilk Sindhi konuşmayan insan benmişim yani ilk yabancı, ilk turist!!! Nasıl bir duygu olduğunun tarifi yok. Birlikte gittiğim ailenin tercumanlığı ile biraz köy hayatına dair sohbet ediyoruz. Sonrasında uzun zamandır çıkarmadığım fotoğraf makinemi çıkarsam mı diye düşünürken, evrensel el hareketleriyle izin istedim fotoğraf çekmek için. Şehirde olsa birçok kadın bu teklifimi geri çevirebilirdi ama onlar fotoğrafları da ardından gösterince bu işi bir eğlence haline getirdiler. Beni o evden diğer eve sürükleyip, çocuklarını kucaklarına alıp ya da biraz daha büyükleri ilkolul sırasındaymış gibi sıraya sokarak daha çok daha çok fotoğraf istiyorlardı. Kahkalar içindeydik. Önceleri tam fotoğraf çekilecekken yüzlerindeki o gülümseme bir anda ciddiyete dönüşüyordu ama sonra öyle de gülmeyi başardık. Her şey harikaydı. Yaşlı teyzeler kolumu çekiştirip bir daha me zman geleceğimi soruyor "Kışın gel, kışın burası çok güzel serin olur!!" diyorlardı. İçimden keşke hiç ayrılmasam diyordum ama öyle söyleyemiyordum. Sarılmalar, öpüşmeler arasında ayrıldık. Pakistan'da adet olduğu üzre cebime tüm utanmalar arasında reddetme çabalarıma rağmen cebime sokurulan paranın mahçubiyetiyle ve bu misafirperverliğin mutluluğuyla için dolu dolu ayrılırken arkamızdan seslenen bir amcanın Sindhi sözleriyle duruyoruz. Bana bir şey vermek istiyorlarmış. Bir hediye daha: bir keçi!!!!Bana bir keçi hediye etmek istedi bu hiç de varlıklı olmayan aile!!Böyle bir hareketle daha önce hiç karşılaşmamış bedenim nasıl tepki vereceğini bilemedi bile..Daha yolumun uzun olduğunu, onu taşıyamayacağıma ikna eden birkaç dakikalık konuşmanın ardıdan, bir dahaki gelişimde bu keçiyi alacağıma dair bir söz alarak benden, keçisiz yola koyulmamıza müsaade ettiler.
Gerisi mi? Evet güzel anılarım bitmedi. Bu sefer kuzeye yolculuğum başladı. Sel sebeyle trenle yapmak istediğim Mansehra yolcuğumu otobüse çevirmek zorunda kaldım. Puncab bölgesinin bizi kuşatan mango ağaçlarıyla donatılmış manzarasıyla yol boyu o kafamızda oluşturulmuş kurak, gri ve sadece sarı renkten Pakistan'ı düşündüm. Özellikle pazarlara gittiğimde de daha da fazla anladığım bir şeydi bu: Pakistan çok zengin bir ülke! Bizde olan her sebze ve meyvenin üzerine hiç görmediğim, tatmadığım onlarcasına daha sahipler. Hem de hormonsuz!!! Mansehra'da Himalayaların eteklerindeyken, Keşmir bölgesine gittiğimde ise güzelliğin haddi hesabı yoktu. Yeşile, akarsuya, göllere doyamadım... Bu güzelliğin bir yanıysa hep hüzün. Belki de tüm bu güzellikler ve ülkenin mükemmel konumu onun cehennemi olmuş. Çok yazık olmuş. O kadar bolluk içinde hala aç insan görebilmek korkunçtu...

Ardından Mansehra, Murree İslambad ve Lahor... Hepsinde ailelerin parçaları oldum. Öyle hissettim, öyle hissettirdiler. Şimdi Pakistan' ın birçok bölgesinde kız kardeşlerim, erkek kardeşlerim, abilerim, ablalarım var doyamayıp ayrıldığım, hala görüştüğüm, özlediğim...Herhalde en çok parçamı bıraktığım ülke burası oldu. Sanki Mansehra'da ziyaret etttiğim mülteci kampında etrafımızı saran 30a yakın çocuğun hep bir ağızdan zılgıtları kulağımda beni haykırıyor "Geri dön!" diye...

20 Ağustos 2010 Cuma

Sınırda 2

Pakistan mı? Sanki elle dikilmiş bir çanta, içi güllerle süslenmiş bir köy dolmuşu ya da nasıl söylemeli, eski teraziler gibi... Yer yer bu durum degişse de her şey biraz eski yaratıcı usulden.

Ve dün nam-ı diyar inanılmaz Hindistan' a adımımı attım sonunda!!! Şuana kadar her şey sıradışı ve öğrenilesi.

Şimdilik kısadan da kısa özetim bu olacak.

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Sinirda
















Ortadayim. İşte yeniden kosuyor havadan top bana dogru. Yakalamaliyim, kacmaliyim ya da vurulacagim!! Bir , iki. uc... Ne kadar erteleyebilirdim ki, vuruldum.


Sonunda İsfahan dan ayrilabildim. Quetta' dayim. Buradan geriye baktigimda en cok da tanistigim güzel insan çarpıyor gözüme. İran' ı sanırım hep onlarla hatirlayacagim ve o insanlarla paylastigim guzel mekanlarla.
İran'ın altını üstüne getirmedim. Şehir şehir dolasıp ateş de çalmadim. Daha cok İran' da kaldım galiba. Ben bendim ve iyilikler bana geldi. Trende tanıştığım aileyle geçirdiğim anneanne evi tadında Tebriz günleri... Şiraz' da diger bir aileyle ciğnediğimiz İran'a ait yasaklar...Yazd' in damlarından izlemeye doyamadığım gün doğumları ve gün batımları... Silkroad Hotel' in işletmecilikten cok insanlıktan nasibini almış Ali' si ve orada tanıştığım onca gezgin ve hayatimda bir arada görmediğim kadar Lonely Planet... 12 gunluk Yazd huzurunun ardından İsfahan' daydim. İsfahan tam bir piknik sehri. Camiler, saraylar ve dipsiz pazarlarla çevrelenmiş çimenlik İmam Humeyni Meydani'nda gece saat iki-üçe kadar çocuklarıyla aileler halılarının üzerinde yemelere, içmelere, nargileye ve ortada sıçana doyuyorlar. Bir süre sonra bu hali rehaveti bize de bulaşıyor. Yandaki halinin bereketinden nasiplenmemeye de imkan yok dogrusu. En kötü ihtimalle ikram edilen bir çay muhakkak oluyor ve tabii çayla gelen sonsuz sorular. İnsanlar gibi sorular da kabaca ikiye ayrılıyor. Bir kısım hükumet aleyhtari, bir yabanci bulmuşken her türlü mutsuzluğu dile getirmeye çalisan ve sahip olduklarinin aksini arayan sorular, bir kısım ise hükumet yanlısı dini ve siyasi açidan ikna edici olmaya çalisan sorular, yorumlar...Piknikten başka bir seçenek de sadece pasaportunuz karsiliginda 3 saat icin kiralayabileceğiniz bisikletler ile şehir turu yapmak( belitmem gerek bisiklet sürmek ülkede kadınlara yasak değil ama kiralık bisikletler sadece erkekler için ancak yeterince isterseniz bir yolunu bulmak mümkün olabiliyor:) ya da Kajuun Köprüsü'ne gidip, her akşam plansızca bir araya gelip sesleriyle köprüyü dolduran yaşlı amcaları dinlemek. Eğer şanslıysanız bu ağıt yakan seslere eşlik eden bir kaval ya da ud da dinleyebilirsiniz. Bir de yanımda tüm bunları paylaşabilieceğim güzel bir arkadaş edindiğimi de eklersem İsfahan' da neden 14 gün kaldığımı açıklayabildiğimi sanıyorum.



Tüm her şey bana "Gitme!" dese de, Pakistan bana gülümsüyordu. Nasıl görmezden gelebilirdim. İsfahan' dan Quetta' ya varışım neredeyse iki buçuk günü buldu. İsfahan Zahedan arası otobüsle 20 saati kadar sürdü. Oradan Mir Jawa' ya, sınıra, 5$' a giden taksi dolmuşlar var. Sınırı yayan geçtikten sonra Pakistan tarafindan Quetta' ya 1000 rupi yani yaklasik 18 milyona giden otobusler var. İçinde bulunduğumuz sezon yoğun olduğu için( yanlış anlaşılmasın turist yogunluğu degil, İran' a Meşhed' deki Imam Rıza türbesini ziyarete giden ya da oradan dönen Pakistanlı Şiilerin tatil zamanı kalabalığı) ve de Pakistan' ın içinde bulunduğunu fazlasıyla karışık durum sebebiyle otobus bulmak zor. Bulsaniz bile bana izin verilmedigi gibi siz de bir araba tutmak zorunda kalabilirsiniz ve tabii daha sonra iki dolmuş değiştirmek zorunda olmak ve yolculuğu uzatmak da cabasi. Tüm bunlar olurken silahlı bir polis memuru ya da arabası( ücretsiz!) Quetta' ya kadar size eşlik ediyor. Araba ile yolculuk neredeyse iki katina mal oluyor ama yolda dinlediğniz hikayeler bunun gerekliliğine sizi ikna da edebiliyor. Iran' in Bellucistan bölgesine indikçe de özellikle kılık kiyafetle kendini gösteren değişen kültürün verdiği heyecan, sınırın Pakistan tarafı, Taftan da hat saffaya ulasiyor. Sınırı geçtikten sonra bambaşka bir dünya başlıyor. Ne İran, ne Suriye ne de Lübnan burası. Burada kot pantolon yok, pijama var; sarı taksi yok, rekşa var.

Taftan' da turisler icin güvenli bölge olarak ayrilmiş bir binada kapımda bir silahlı görevli ile yalnız bir gece geçirdikten sonra ertesi gün saat dokuz civari Quettta' ya dogru yola çıkıyorum bir kere daha. Yol boyu fazlasıyla sık ama özensiz pasaport kontrolleri ve harici birçok problemle, karnımda ve aklımda birçok kurt ile geçen yolculuğun ardindan gece 00:30 civari sonunda Quetta' ya varıyorum. Sınırda tanıştığım üst rütbeli bir görevlinin ailesi beni almaya geliyor. Velasıl, şuan o aileyle birlikteyim. Benden yana her şey çok yolunda ama son 4 gun içinde yaşanan uçak kazası ve sel felaketi ile Pakistan yine ağlıyor.

Şuana kadar rehberim insanlar oldu. Planımı birlikte belirledik hep. Bugün ,uzun zamandır olduğun gibi, fotoğraf makinesiz ve tam bir Pakistanlı kiyafetiyle sokaklardaydım. Pakistanlı olmak bu değildi elbette ama belki şu koşullarda bir Pakistanlı sanılmak bile beni mutlu etmeye yetiyor.

Hissettiğim şey mutluluk mu bilemiyorum esasında ama burada olmak doyumsuz.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

On Gun Sonra

Belki Tebriz sokalarinda yururken magaza camlarinda gordugum ben kadar yabanci degildi ama Iran sinirina yaklastikca kadinlar ve erkekler bile kendilerine ait olmayan bir kimligi giyiyor gibiydiler uzerlerine. Van golu uzerinde ve dolunayin altinda yaptigimiz besbucuk saatlik yolculuk belki de kadinlarin bir kac saat sonra mahremine donusecek dovmelerini ve yuvarlak vucut hatlarini gostermeleri icin son firsatti ozgurce. Birazdan sokaklarda sadece dovmeye donusmus kaslari ve yapili burunlariyla gostereceklerdi guzelliklerini.

Iran icin soyleyebilecegim en belirleyici ozellik sanirim celiskilerle dolu olmasi. Bir tarafta Turkiye deki ask-i memnu tadinda dizilerden kopya edilmis kiyafetleri giyinmis partiler, bir yanda ortunme zorunlulugu. bir tarafta sadece hukumetin hizmetinde kanallar, medyaya getirikmis yasaklar, diger yanda canaklari itinayla saklanan uydu yayininda Amerika daki Iranlilarin elestirel ve populer kulturu fazlaca barindiran televizyon kanallari. Bir yanda dolaplara dizilmis alkolsuz biralar, diger yanda fiyati normalin uzerinde cok uzerinde alinan kacak ickiler ya da evde kirbac cezasina ragmen bir sir gibi saklanan icki yapma duzenekleri. bircok dahasi..

Sadece on gundur Iran dayim ama ogrendiklerim ve gorduklerim dusundugumun de uzerinde. Yaklasik dort gun Tebriz de, trende kompartimanimi paylastigim bir ailenin evine davetliydim. Neredeyse ailenin bir parcasi oldum. Beni goturmedikleri yer kalmadi. Bir ay daha orada kalsam mutlu olacaklardi. Gozyaslari icinde vedalastik karsilikli. Ikinci duragim Siraz oldu. Orada bir gun hostelde kaldim, ikinci gun bir arkadasimin iran seyahati sirasinda tanistigi ve zor durumlar icin bana numarasini verdigi bir guzel ailenin evindeydim. Bir gun sonra yeniden arkamda ve tam da gozumun onunde goz yaslari vardi.

Suan Yazd deyim. Silkroad adinda bir hotelde kaliyorum. Burada bir nevi calisiyor gibiyim. Servis islerine yardim ederek ne otelin yurt bolumundeki yatagim icin para veriyorum ne de yemek icin. Dunyanin dort tarafindan gezginlerle tanisiyorum.

Sanirim sansim da biraz bol. Tanistigim tum Iranlilarin tek basima olmam ve Iranda seyahat etmem dolayisyla benim icin fazlasiyla endiselenmelerine ragmen nasil oluyorsa suana kadar Iran in gordugum insanlari, gun batiminda daha da guzellesen eski sokaklarindan bile guzel.

Gerisi icin henuz kesin bir planim yok. Tek planim yolda olmak. Yollarin tozu bile burada dunyanin en temiz nefesini almami engelleyemiyor.

22 Haziran 2010 Salı

artık yol zamanı




ankara-tebriz tren bileti fiyatı: 67.70 tl

24 haziran sabahı ankara' dan ayrılıyorum. yolculuğum yaklaşık elli saat sürecekmiş.

19 Haziran 2010 Cumartesi

Neden ?

Dün evde yapmam gerekenler ve sorunlar içinde kendimi bulduğum bir anda yapmak istediklerimi düşündüm. Gitmek istediğim yerleri düşündüm. Aklımdaki öncelikli planım İran-Pakistan-Hindistan hattı. Heyecan bastı birden. İçim dolu dolu oldu. Geçen yazım geldi aklıma. Bir yıllık para biriktirmelerin ardından geçtiğimiz yaz tek başıma Suriye’ye gittim. İki ay kadar Suriye ve Lübnan’ı gezdim. Ama sadece gezmek değildi yaptığım. Sadece bir turist olmadım gittiğim yerlerde, 'olabildiğince' anlamaya da çalıştım oradaki yaşamı. Arkadaşlarım oldu hala görüştüğüm, biri şu günlerde Türkiye’ye gelmeyi düşünüyor. Benzerliğimize şaşırdım, farklılığımıza da... Nasıl da uzaklaştırılmışız kendimizden şaşırdım. Nasıl da en yakınımızdakine yabancılaşmış, biz de bize yapıldığı gibi küçük görmüşüz kendi "doğu"larımızı. Kırmızı Başlıklı Kız olmak istemişiz hepimiz küçükken, Şehrazat’ın varlığını bile bilmeden...

Suriye’de bir gazetecinin evine konuk oldum. Çeşitli pişirilmiş etler ve votkadan biraya içkilerle donatılmış bir masa etrafında Nazım Hikmet’in dizelerini Arapça dinledim. Aziz Nesin’den konuştuk. Avrupa ve Rus Edebiyatı keza biliniyordu masadakiler tarafından. Bahsettiğim gazeteci Türkiye’ye gelmiş bir kez ve burada geçirdiği birkaç gün içinde kulağına "Pis Arap!" lafı çalınmış. Kendimden öyle utandım ki. Cahilliğimden utanıyordum aslında. Onlarsa benim onları biraz olsun anlama ve anlatma çabası içinde oluşumu öyle değerli ve cesurca buluyorlardı ki çocuklarına beni örnek göstereceklerini söylediler. Yine utandım.

Geçenlerde yine arkadaşlarla oturuyoruz çaylı kekli bir masa etrafında. Arkada BBC açık, televizyon eşlik ediyor bize. Az sonra bir haber: Pakistan’da bir patlama sonucunda 93 kişi hayatını kaybetti. Bir anda sessizlik oluyor aramızda. Ardından başka bir haber geldiğinde sessizlik çekiliyor yavaşça ve yerini yine sohbet alıyor. Unutuluyor belki birkaç dakika içinde "izlediklerimiz". Bir belgesel gibi "bugünsüz" ve "bizsiz" izlediklerimiz. Şaşırıyorum zamanın değil ama mekânın, mesafenin oyununa. Bize öylesi bir oyun oynuyor ki hislerimizi alıyor bu oyun, insanlığımızı törpülüyor, bizi kör, sağır ediyor hiç beklemeden... Bu kadar bencil olabilir miyiz gerçekten? Bu kadar bencil olabilir miydik gerçekten eğer bu patlamalar yüz metre ötemizde olsaydı? Yine biz değil, tanımadıklarımız ölseydi ama patlamayı biz de duysaydık, bizim de içimizde bir bomba patlasaydı onunla birlikte, biz de patlamanın rüzgârını hissetseydik yüzümüzde, evimizin önündeki ağaçta, her gün ekmek aldığımız büfede ve okşamadan geçmediğimiz tanıdık sokak köpeğinde? Bize dokunmaması mıydı onu unutulur kılan? Aramızdaki mesafe miydi? Bilmemekti belki de... Oradaki insanı bilmemek, hiç ona dokunmamış olmak, oradaki çiçeği hiç koklamamış olmak; yani kaybettiklerimiz ne olduğunu bilmemek! Onun insan olduğunu bilmemiz ancak birkaç dakika acıtabiliyor içimizi ama fazlası gerekiyor. Anlamalı orayı, oradaki zamanı. Anlamalı ki oralar sadece "uzaktaki" olsun, "öteki" değil. Anlamalı ki uzaktakinin de sevinçlerini, sorunlarını öğrenesin ve içselleştirebilesin olabildiğince. Senin de sorunun olmalı senin de sevincin olmalı ki soruna sen de çözüm arayasın sadece üzülmek yerine, sevincine sen de ortak olasın. Evet, işte bu yüzden gitmek gerek Filistin’e, Pakistan’a. Anlamak için, anlatmak için.

Giderim sadece bu yüzden, gittiğim yerin insanını, sokağını, sokak köpeğini de benimmiş gibi seveyim, önemseyeyim ya da benim olmayanları da sevmeyi öğreneyim diye. Sonra da koruyayım artık bana uzak sokakları da!

Kendimi keşfettim artık. Ben bir rüzgâr olmalıyım. Her yola gitmeli, her dağın her çiçeğin kokusunu duymalı, her eve girmeli, dilediğimce esmeliyim yollarda!